BUNDLE

George Soros İngiltere Merkez Bankası'nı nasıl batırdı?

PAYLAŞ:

DİNLE

0:00/9:32

George Soros İngiltere Merkez Bankası'nı nasıl batırdı?

George Soros’u bilirsiniz. Solculara göre gözü dönmüş bir vahşi kapitalist, sağcılara göre de komplo teorilerinin başındaki “Yeni dünya düzeni”nin bir numaralı adamıdır. George Soros’u dünyadaki bir numaralı spekülatör yapan olay ise “Kara Çarşamba” olarak adlandırılan olaydı. Soros, 1992’de İngiltere Merkez Bankası’na savaş açmış ve bu savaşı kazanmıştı. Kafası bu konulara basan, cebi parayla dolu bir adamın koskoca İngiltere’yi dize getirmesinin heyecan ve entrika dolu bir hikâyesi var. George Soros’u George Soros yapan bu film gibi olayı bir de bizden dinleyin!

Bir kavrama ısınalım: Shortlamak

Bir yatırımcının, bir varlığın değerinin azalacağını öngördüğü ve bundan yararlanmak için yaptığı işleme “Shortlamak” deriz. Örneğin, bir yatırımcı olarak Apple hisselerinin değerinin düşeceğine inanıyorsunuz. Hisse değerini 90 dolar olarak varsayalım. Elinde Apple hissesi olan bir broker’a gidip 90 dolar değerinde bir hisse alıyorsunuz ve bu hisseyi daha sonra faiziyle birlikte geri vereceğinizi söylüyorsunuz. Ancak şimdilik bu hisseyi 90 dolara başka birine satıyorsunuz. Çok geçmeden, öngördüğünüz gibi, Apple’ın değeri 88 dolara düşüyor. Söz verdiğiniz gibi broker’a 88 dolar değerindeki hisseyi geri veriyorsunuz. Yani günün sonunda 2 dolar kâra geçmiş oluyorsunuz. Ne güzel!

Film Başlıyor | IMDb (Aksiyon/Gerilim) : 9/10

Hikâyemiz esasında Avrupa’nın kanlı geçmişine dayanıyor. Avrupa, yüzyıllar boyunca bir avuç toprağı paylaşamamış ülkelerin yıkıcı savaşlarına ve katliamlarına sahne olmuş bir kıta. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra akılları başlarına geldi ve bu düzene bir son vermek istendi. Avrupa’yı önce ekonomik, sonra kültürel, sonunda siyasi bir bütün olarak hayal eden birkaç ülke bir araya geldi ve Avrupa Birliği hayali yolunda adımları atmaya başladılar. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), bu hayale doğru giden en somut hareketti.

Akabinde Avrupalı ülkeler ekonomilerini tek bir para birimine bağlayarak ekonomik entegrasyonu sağlamak için adımlar atmaya başladı. 1979 yılında Avrupa Döviz Kuru Mekanizması (ERM) kuruldu. Bu mekanizmaya göre, ülkelerin paraları birbirlerine göre çok fazla değer kazanır veya kaybederse hükümetler bu volatiliteyi (oynaklığı) engellemek için müdahalede bulunacaktı. Örneğin, 1 Fransız frankının 1 Alman markına eşit olduğunu varsayalım. Bu mekanizma, Fransız frankının Alman markına karşı en fazla yüzde 6 değer kazanmasına veya kaybetmesine izin verecekti. Bu aralığın dışına çıkıldığında hükümetler birtakım enstrümanlarla kuru bu aralığa hapsedecekti.

Bu mekanizmayı kabul eden ülkeler, kendi para birimlerini Avrupa’nın en güçlü ekonomisi olan Almanya’nın para birimi Alman markına bağlı tutacaktı.

Karşınızda filmin başrolü: İngiltere

İngiltere, 1990 yılında yüksek enflasyon, düşük verimlilik ve ihracatta istediğini alamamak gibi sorunlarla cebelleşiyordu. Kimse de bu hükümetin sorunları çözebileceğini düşünmüyordu. Dönemin başbakanı Margaret Thatcher, ERM’ye karşıydı. Ona göre, her şey gibi paranın değerini de piyasalar belirlemeliydi. Ancak bu direniş sonuçsuz kaldı. Maliye Bakanı John Major ERM’nin destekçisiydi ve İngiltere onun sayesinde 1990 yılının Ekim ayında mekanizmaya dahil oldu. Buna göre bir sterlin 2,95 Alman markına eşit olarak belirlendi. İngiliz hükümeti, sterlinin değerini 2,78 - 3,13 Alman markı arasında tutmak zorundaydı.



John Major’ın desteklediği bu ekonomik program bir noktaya kadar işe yaramıştı. Enflasyon azaldı, faiz oranları düştü, işsizlik oranı tarihi dipleri görüyordu. Ancak 1992 yılında İngiltere küresel ekonomik durgunluktan nasibini almaya başladı. İşsizlik oranı 2 yılda 5 puan artış yaşamıştı.

Normalde merkez bankaları, bu gibi durgunlukları atlatmak için faiz oranlarını azaltarak ekonomiyi canlandırır. Fakat İngiltere Merkez Bankası’nın bunu yapması sterlinin değerini anlaşmanın getirdiği alt sınırın da aşağısına iterdi. Hükümetin elleri bağlıydı.

1992’nin baharında problem apaçık görülüyordu. İngiliz sterlini, Alman markına göre fazla değerli tutuluyordu. Öyle ki anlaşmanın getirdiği en alt sınırdan işlem görüyordu. Herkes bir şeylerin ters gittiğini biliyordu. Sterlinin patlamamasına neden olan şey ise atılan bir çift imzaydı. ERM anlaşması nedeniyle kurun bu seviyede tutulacağına inanılıyordu.

Kısa bir süre sonra Almanya Merkez Bankası yetkilileri sterlin hakkında yorumlar yapmaya başladı. Aksiyon - gerilim filmi başlıyordu. Yetkililer, sterlinin değerinin düşürülmesi gerektiği yorumları yapıyordu. Vurucu darbeyi Almanya Merkez Bankası Başkanı Helmut Schlesinger, Wall Street Journal’a verdiği röportaj ile yaptı. Söylentileri doğrulayacak bir röportajdı bu.

Soros Sahnede

Sabahına, röportaj George Soros’un masasındaydı. Soros ve piyasalar mesajı almıştı. İngiltere hükümetinin halihazırda bulunan döviz kurunu koruyamayacağı inancı her yeri sarmıştı.



Ağustos ayından itibaren Soros ve Soros’un kurduğu Quantum Fund, İngiliz sterlinine karşı 1,5 milyar dolarlık dev bir “Kısa pozisyon” oluşturmuştu.

Parantez açalım: Sterlini shortlayarak nasıl kâr edersiniz?

Shortlama kararını alırken kafanızda şu düşünce olmalı: İngiliz sterlini değer kaybedecek. Önce bir İngiliz’e gidip ondan sterlin borç alırsınız. Mesela bir İngiliz arkadaşınızdan 100 sterlin borç aldınız ve ona bu parayı faiziyle birlikte geri vereceğinizi söylediniz. Sonra bu 100 sterlin ile 295 Alman markı alırsınız. Sterlin değer kaybettikçe sizin elinizdeki markın değeri sterline göre artacaktır. sterlin yüzde 10 değer kaybettiğinde elinizdeki mark ile 110 sterlin alabilir duruma gelirsiniz. Bu işlemle 10 sterlin kâra geçersiniz.

Soros da aynısını yaptı ama daha zengindi

Sebastian Mallaby, “More Money Than God” kitabında o günleri yad eder: 1,5 milyar dolarlık hamle sonuç vermek üzereydi ve pozisyona daha fazla para aktarıp aktarmamayı düşünmelilerdi.

Soros ise farklı bir strateji sundu: “Ümüğünü sıkın.” (Go for the jugular.)

Fona yavaş yavaş para aktarmaktansa, Soros yüklü bir “Kısa pozisyon” oluşturmak istedi. O sabah, oluşturulan fon 1,5 milyar dolardan 10 milyar dolara çıktı. Bu hamle inanılmazdı. Ya çok az bir zararla işin içinden çıkacaktı ya da sınırsız bir fayda sağlayacaktı.

Diğer fonlar ve yatırımcılar da bu trende katıldı. sterline karşı büyük bir hamle yapılıyordu. Londra piyasaları açıldığında milyarlarca sterlin satılmıştı. Sterlin değer kaybediyordu ve ERM sınırlarının aşağısına doğru gidiyordu.

16 Eylül 1992

İngiltere Merkez Bankası saat 08.40’ta 1 milyar sterlin alarak ilk hamlesini yaptı ancak hiçbir sonuç çıkmadı. Tüm dünya sterlin satıyordu ve hükümetin piyasalarla savaşacak gücü yoktu.

Kan gövdeyi götürürken saat 11.00’de hükümet politika faizini 200 baz puan artırarak yüzde 12 seviyesine çıkardı. Yine bir sonuç yoktu. Sterlin değer kaybetmeye devam ediyordu. Daha gün bitmeden bir karar daha çıktı. Faiz 300 baz puan daha artırıldı ve yüzde 15 oldu. Bir merkez bankasının bir gün içinde faiz oranlarıyla art arda iki kez oynaması görülmemiş bir şeydi. Bu hamle de işe yaramamıştı. Piyasalar faiz oranlarıyla ilgilenmiyordu. İstedikleri şey sterlinin devalüasyona uğramasıydı ki kısa pozisyonları onlara kâr getirsin. Nihayetinde saat 19.30’da hükümet ERM’den çıkacaklarını ve dalgalı döviz kuru sistemini benimseyeceklerini açıkladı. Soros ve spekülatörler kazanmıştı.

Kara Çarşamba sonrası

Dalgalı döviz kuruna geçme kararından sonra sterlin, Alman markına karşı yüzde 15; ABD dolarına karşı yüzde 25 değer kaybetmişti. Soros ve Quantum Fund’ın oluşturduğu fonun değeri bir günde 15 milyar dolardan 22 milyar dolara fırlamıştı.

Bu işin doğasında var: Eğer bir taraf çok fazla kazanıyorsa diğer taraf çok büyük bir bozguna uğramak zorundadır. Bu konu özelinde ise İngiliz vatandaşlarından Soros’a ve diğer yatırımcılara doğru büyük bir varlık transferi yaşandı. Günün sonunda İngiliz halkı 3,3 milyar sterlin kaybetmişti.



Aslında politikacılar sizin ne kadar para kaybettiğinizi umursamaz. Geriye dönüp baktığınızda tonla gereksiz harcama, ekonomide vatandaşların aleyhine yapılan politikalar görürsünüz. Kara Çarşamba bunun bir sınırı olduğunu gösterdi. Eğer bunu küçük düşecek şekilde yaparsanız halk sizden nefret eder. Gereksiz harcamaları, israfları zafer gibi gösterirseniz sorun yok, oy oranınız artmaya devam eder.

Öyle de oldu. John Major hükümeti ERM’ye girmeyi zafer olarak göstermişti. Piyasa ise hükümete çok önemli bir ders verdi. Muhafazakarların oy oranı yüzde 43’ten yüzde 29’a düştü. Margaret Thatcher haklıydı. Piyasalarla savaş olmazdı. Muhafazakarlar, 2010’a kadar her seçimi kaybetti.

Kara Çarşamba’nın Öğrettikleri

KAYNAK: Priceonomics